İki noktadan geçen dosdoğru bir doğru olması gerekirken aşk, işin içine üçüncü bir noktanın dahil olmasıyla meydana gelen üçgen diyebilir miyiz buna en basitinden? Bilmiyorum. Muhtemelen herkes gibi bende şu ana kadar defalarca farklı tanımını yapmışımdır aldatmanın. Şimdi ekşi sözlüğü açıpta bakmaya üşendim açıkçası ama muhtemelen az önce kurduğum cümleden farklıdır. Çünkü...
Çünkü zamanla insanın düşünceleri değişiyor demeyeceğim. Galiba olan değişim yaşadıklarınla paralel; gün geliyor boynuzlarını parlatırken aynanın karşısında, aldatana da "öteki"ne de lanetler savururken öyle bir zaman geliyor ki öteki sen oluyorsun farkında bile olmadan. Veya artık sürükleyemediğin bir ilişkinin çıkmazındayken saçlarının renginin tenine ne kadar uyduğunu söyleyen bir adamı uykudan önce masallarının beyaz atlısı yapıveriyorsun...
Bu yazıda ya da bundan sonraki birkaçında anlatacaklarım bir şekilde yakınımda yaşanmış, ucu belki bana dokunmuş veya teğet geçmiş, kiminde figüran kiminde aslolanlardan olduğum hikayeler. Tek ortak noktaları aldatmak... ama...
Ama bu sefer meraktan olacak yazdıklarım. Çünkü artık ben kavramları gerçekten şaşırdım. Aldatan taraf mı var yoksa baştan çıkaran mı? Yoksa aldattıran, buna düpedüz çanak tutan mı? İlk ikisi çok klasik artıkda, ben şu aralar bu üçüncü, sözümona mağdur kişiyi de ciddi ciddi düşünmekte ve dürüstlüğünü sorgulamaktayım... Ve şimdiden itiraf ediyorum, sorguladıklarım daha çok kadınlar olacak...
Hikayeler başlayana kadar düşünelim bakalım; sevgilisinin-kocasının aldattığını öğrendiğiniz bir kadına bunu söyler misiniz? Ya da, her kadına bunu söyler misiniz?..."Öteki" denen kadın her zaman orospunun önde gideni midir?... Bir kadın sevgilisini-kocasını aldatıyorsa ve bu sizin arkadaşınızsa ne tepki gösterirsiniz? Asıl soru; aldatmakta kadınla erkek neden bu kadar farklı?
Uyumuycam, hadi sen başla ;) blogdaki ilk mim sana olsun...
Bende yavaştan hikayelere başlayım Mehmet Coşkundeniz alınmazsa :P
30 Ocak 2011 Pazar
3 Ocak 2011 Pazartesi
BİR YILBAŞI HİKAYESİ
Bana sorulmayacak sorulardan birisidir; her yıl aralık ayı gelir ve herkes "naber "in ardından "eee bu yılbaşında ne yapıyorsun" cümlesini illa ki en azından bir kez kurar. Cevabım değişmez "bilmiyorum"... Hakkaten bilmem de...
Yılbaşından hemen 1 hafta öncesi doğum günüm. O daha önemlidir, önce onu halletmeliyimdir. Hoş onun da programı son bir kaç gün öncesine kadar belli olmaz ama en azından yeni yıldan çok daha hallicedir. Aslında bunun sebebinin çocukluğumda ikisinin aile içinde beraberce kutlanması, bir anlamda çocuğun doğumgününü hazır biraraya gelmişken aradan çıkartalım dediklerini düşündüğümden kaynaklandığını sandım uzun zaman. Bu yılbaşına kadar çok şey sandım evet, yılbaşı geldikçe huzursuzlanmamın, programsızlaşmamın, içime afakanlar basmasının sebebini...
Üniversite yıllarımda ve sonrasında hep dışarı attım kendimi. Dışarı dediysem yine çoğunlukla birilerinin evinde gırgır şamata. Yine de bende dinmeyen bir huzursuzluk... Son 3 senedir ağırlığı kendi evim aldı, çıkacaksam da 12 den sonra gezdim dışarlarda. Bu seneye kadar...
Bu yıl evden dışarı atmadım adımımı; ve hatta pijamalarımı zahmet edip değiştirmedim bile. Yeni seneye gireceğimizi tek gösteren annemin bütün gün özenerek kurduğu sofraydı. Bir de herkesin ayrı bir odada tv ya da bilgisayar başında değil, salonda beraber geçirmeye özen gösterdiği saatler. TV de ne zamandır yılbaşı programı hazırlanmıyor, onu bilemiyorum. O eskiden hatırladığımız eğlence programlarının yerini her kanalın hit alan dizisinin yılbaşı çekimi almış. Umudu kestik, tombalayı bulamadık, okeyin otur-tul-duk başına (kardeşim ve ben ıstaka zoruyla). Neyse uzatmayım, artık 12 yi çoktan geçmişken bi annemle ben kaldık salonda, açtık TRTyi. Adamlarında aklı başına o saatte gelmiş sanki, asıl programı gecenin 3üne koymuşlar. 70lerden bu yıla yılbaşı programlarından seçme yapmışlar. İzlemeye başladık...
İzlerken eski yeni yıl gecelerini düşünmeye başlamışım. Ama bir kopukluk var. 18imi 1 hafta öncesinde doldurduğum yılbaşının gerisine gidemiyorum. İlerisi zaten tatsız tuzsuz ve illa ki hep huzursuz da, öncesinden bir kaç sahne dışında hiç bir şey hatırlamıyorum!..
Üniversiteye hazırlanıyordum o yıl, 2. girişim olacaktı. Saplantı derecesinde tek meslek istediğimden, bizimkilerinde tutmazsa bir seneyi daha gözden çıkaracağımı bildiklerinden bir iki dersten özel ders alıyordum, hani şu 3-4 kişilik gruplar falan. Bir hocam 31 aralık gününe de -ki pazara geliyordu- ders koydu. Bizimkilerin "bugünde ders mi yapılırmış" söylenmelerinin eşliğinde aldım kitapları, gittim adamın bürosuna. Bir başka dersin hocası olsa seslerini çıkartmazlardı aslında.
Şöyle bir durum var, annem kahin derecesinde bir 6. hisse sahiptir. Birkaç hafta önce aldı beni karşısına "ben bu adamdan hiç hoşlanmıyorum, bak rahatsız edecek birşeyler yapıyor mu" diye sorguya çekti. Hayır adamı görmüş etmiş değil hayatında 1 kez. Şüpheleneceği bir durum da yok bildiğim kadarıyla ortada. Anlamadım. "yok anne, ne alakası var. valla yok öyle bişi, hem bak ne diycem, sen yeni yıldan sonra gel büroya, hani durumumu falan sormak ayagına, tanış, gör adamı. İçin rahat etsin seninde" dedim. O kadar güveniyorum. Adamın yaşı diğer hocalara göre daha genç (13-14 yaş falan büyüktü bizden), hani daha gırgır, daha dilimizden anlıyor falan. O yüzdendir diye düşünüyorum annemin paranoyaklaşmasını. "Hem bak diyorum yuhh, adam evli, daha yeni bebeği var"... Diyorum ki annem rahatlasın. O yaşlarda bunların kafasına koymuş adam için evliliğin, çocuğun sivrisinek vızıltısından daha rahatsız edici olmayacağını bilemiyorsun tabi...
Bürodayız... Diğer hocaların hiçbiri o güne ders koymamışlar. Bizde 2 kişi gelmişiz. Diğer çocuk zaten problemli birşey. Babası benden 2 yaş büyük bi hatunu almış buna "bu senin yeni annen" diye getirmiş birkaç hafta önce, çocuk hıncını nereden alacağını bilemiyor. Daha dersin başında hocayla kavga ettiler, vurdu kapıyı çekti gitti bu!.. Biz kaldık mı başbaşa. Büroda yalnız olmayı bırak, apartman da ful işyeri. O gün hangi akıllı gelip açacak ki? Bütün binada yalnızız. Ortada acayip bir sessizlik var. Bir anda beynimde bir şimşek çaktı; "ya bu adam bana saldırırsa şimdi?" Hayır ortada fol yok yumurta yok, adamın öyle sarkıntılık ettiği hiç yok. Ama beni aldı bir korku. "Paltom kapıda, kitaplar içerde kaldı. Çantam yanımda ama, bi onu alır koşa koşa çıkarım, bişey olmaz" diye kendimi sakinleştirmeye çalışıyorum.
İşler öyle yürümüyormuş. O yaşta, sen ne olduğunu anlamadan, hiç ummadığın bir adam sana dokunmaya başladığında her yanın taş kesiliyormuş. Beynin ışık hızıyla çalışsa da, hiç bir organına söz geçiremiyormuş. Hayır, çok ileri gidecek bir şey yap-a-madı. Öyle çok bir mahremiyeti zedeleyecek birşey de olmadı. Ama o vakte kadar bir sevgilisi bile olmamış ben, anneme birkaç hafta önce o adamı savunmak için diller döken ben, bana birşey olmaz koşar giderim kim ne yapacak diye ahkam kesen ben; o adamın o yılbaşı akşamüstü tacizine uğradım ve kaskatı kesilmek dışında hiç bir şey yapamadım.
Çocuk aklı, insan gurur yapıyor o yaşta. Gurur da değil belki de; hani ben onu anneme savunmuşum, hani hiçbirşey anlamamışım öncesinde, ve bak işte sonunda annemin dediği olmuş!.. Çıt çıkartamadım. Hiç bir şey söyleyemedim bizimkilere. O yılbaşı gecesini müthiş bir suçluluk içinde, annemin gözlerine bakamadan geçirdim. O sübyancı şerefsizin (sonrasında anladım, 18imi doldurmam için beklemiş 3 ay) yapmaya utanmadığını ben aileme söylemekten, birilerine anlatmaktan utandım. Hala da buraya yazarken utanıyorum...
Yılbaşından hemen 1 hafta öncesi doğum günüm. O daha önemlidir, önce onu halletmeliyimdir. Hoş onun da programı son bir kaç gün öncesine kadar belli olmaz ama en azından yeni yıldan çok daha hallicedir. Aslında bunun sebebinin çocukluğumda ikisinin aile içinde beraberce kutlanması, bir anlamda çocuğun doğumgününü hazır biraraya gelmişken aradan çıkartalım dediklerini düşündüğümden kaynaklandığını sandım uzun zaman. Bu yılbaşına kadar çok şey sandım evet, yılbaşı geldikçe huzursuzlanmamın, programsızlaşmamın, içime afakanlar basmasının sebebini...
Üniversite yıllarımda ve sonrasında hep dışarı attım kendimi. Dışarı dediysem yine çoğunlukla birilerinin evinde gırgır şamata. Yine de bende dinmeyen bir huzursuzluk... Son 3 senedir ağırlığı kendi evim aldı, çıkacaksam da 12 den sonra gezdim dışarlarda. Bu seneye kadar...
Bu yıl evden dışarı atmadım adımımı; ve hatta pijamalarımı zahmet edip değiştirmedim bile. Yeni seneye gireceğimizi tek gösteren annemin bütün gün özenerek kurduğu sofraydı. Bir de herkesin ayrı bir odada tv ya da bilgisayar başında değil, salonda beraber geçirmeye özen gösterdiği saatler. TV de ne zamandır yılbaşı programı hazırlanmıyor, onu bilemiyorum. O eskiden hatırladığımız eğlence programlarının yerini her kanalın hit alan dizisinin yılbaşı çekimi almış. Umudu kestik, tombalayı bulamadık, okeyin otur-tul-duk başına (kardeşim ve ben ıstaka zoruyla). Neyse uzatmayım, artık 12 yi çoktan geçmişken bi annemle ben kaldık salonda, açtık TRTyi. Adamlarında aklı başına o saatte gelmiş sanki, asıl programı gecenin 3üne koymuşlar. 70lerden bu yıla yılbaşı programlarından seçme yapmışlar. İzlemeye başladık...
İzlerken eski yeni yıl gecelerini düşünmeye başlamışım. Ama bir kopukluk var. 18imi 1 hafta öncesinde doldurduğum yılbaşının gerisine gidemiyorum. İlerisi zaten tatsız tuzsuz ve illa ki hep huzursuz da, öncesinden bir kaç sahne dışında hiç bir şey hatırlamıyorum!..
Üniversiteye hazırlanıyordum o yıl, 2. girişim olacaktı. Saplantı derecesinde tek meslek istediğimden, bizimkilerinde tutmazsa bir seneyi daha gözden çıkaracağımı bildiklerinden bir iki dersten özel ders alıyordum, hani şu 3-4 kişilik gruplar falan. Bir hocam 31 aralık gününe de -ki pazara geliyordu- ders koydu. Bizimkilerin "bugünde ders mi yapılırmış" söylenmelerinin eşliğinde aldım kitapları, gittim adamın bürosuna. Bir başka dersin hocası olsa seslerini çıkartmazlardı aslında.
Şöyle bir durum var, annem kahin derecesinde bir 6. hisse sahiptir. Birkaç hafta önce aldı beni karşısına "ben bu adamdan hiç hoşlanmıyorum, bak rahatsız edecek birşeyler yapıyor mu" diye sorguya çekti. Hayır adamı görmüş etmiş değil hayatında 1 kez. Şüpheleneceği bir durum da yok bildiğim kadarıyla ortada. Anlamadım. "yok anne, ne alakası var. valla yok öyle bişi, hem bak ne diycem, sen yeni yıldan sonra gel büroya, hani durumumu falan sormak ayagına, tanış, gör adamı. İçin rahat etsin seninde" dedim. O kadar güveniyorum. Adamın yaşı diğer hocalara göre daha genç (13-14 yaş falan büyüktü bizden), hani daha gırgır, daha dilimizden anlıyor falan. O yüzdendir diye düşünüyorum annemin paranoyaklaşmasını. "Hem bak diyorum yuhh, adam evli, daha yeni bebeği var"... Diyorum ki annem rahatlasın. O yaşlarda bunların kafasına koymuş adam için evliliğin, çocuğun sivrisinek vızıltısından daha rahatsız edici olmayacağını bilemiyorsun tabi...
Bürodayız... Diğer hocaların hiçbiri o güne ders koymamışlar. Bizde 2 kişi gelmişiz. Diğer çocuk zaten problemli birşey. Babası benden 2 yaş büyük bi hatunu almış buna "bu senin yeni annen" diye getirmiş birkaç hafta önce, çocuk hıncını nereden alacağını bilemiyor. Daha dersin başında hocayla kavga ettiler, vurdu kapıyı çekti gitti bu!.. Biz kaldık mı başbaşa. Büroda yalnız olmayı bırak, apartman da ful işyeri. O gün hangi akıllı gelip açacak ki? Bütün binada yalnızız. Ortada acayip bir sessizlik var. Bir anda beynimde bir şimşek çaktı; "ya bu adam bana saldırırsa şimdi?" Hayır ortada fol yok yumurta yok, adamın öyle sarkıntılık ettiği hiç yok. Ama beni aldı bir korku. "Paltom kapıda, kitaplar içerde kaldı. Çantam yanımda ama, bi onu alır koşa koşa çıkarım, bişey olmaz" diye kendimi sakinleştirmeye çalışıyorum.
İşler öyle yürümüyormuş. O yaşta, sen ne olduğunu anlamadan, hiç ummadığın bir adam sana dokunmaya başladığında her yanın taş kesiliyormuş. Beynin ışık hızıyla çalışsa da, hiç bir organına söz geçiremiyormuş. Hayır, çok ileri gidecek bir şey yap-a-madı. Öyle çok bir mahremiyeti zedeleyecek birşey de olmadı. Ama o vakte kadar bir sevgilisi bile olmamış ben, anneme birkaç hafta önce o adamı savunmak için diller döken ben, bana birşey olmaz koşar giderim kim ne yapacak diye ahkam kesen ben; o adamın o yılbaşı akşamüstü tacizine uğradım ve kaskatı kesilmek dışında hiç bir şey yapamadım.
Çocuk aklı, insan gurur yapıyor o yaşta. Gurur da değil belki de; hani ben onu anneme savunmuşum, hani hiçbirşey anlamamışım öncesinde, ve bak işte sonunda annemin dediği olmuş!.. Çıt çıkartamadım. Hiç bir şey söyleyemedim bizimkilere. O yılbaşı gecesini müthiş bir suçluluk içinde, annemin gözlerine bakamadan geçirdim. O sübyancı şerefsizin (sonrasında anladım, 18imi doldurmam için beklemiş 3 ay) yapmaya utanmadığını ben aileme söylemekten, birilerine anlatmaktan utandım. Hala da buraya yazarken utanıyorum...
2 Aralık 2010 Perşembe
BİRİLERİ HAYALLERİMİ ÇALMIŞ!
Geçenlerde bir arkadaşım sevgilisinden bahsediyor ağzından bal damlaya damlaya "inanamazsın" diyor, "kız hayal kuruyor. Ne olur karşı gelme dedi bana, hayal kurmak onu mutlu ediyormuş. Ben galiba bu kıza aşık oluyorum"... Başta 'ee ne var ki bunda' dedim içimden, adamı seviyor, illa ki düşler kuracak...
Adam evli, son dönemlerde boşanma kararında gerçi ama bunun şu andaki kızla bir ilgisi yok. Bahsi geçen hatun kişi de evli, 2 çocuk annesi. Onun planları içinde boşanma gibi bir durum söz konusu değil. Yani sonuç olarak aslında geleceklerini birlikte devam ettirmeleri gerçekten hayal...
Ve birden dank etti!.. Ben hayal kuramaz olmuşum. Düşündüm en son hayalim neydi? Neyi geceleri başımı yastığa koyduğum anda düşleyerek uyumak bana mutluluk verdi? Yok... Hatırlayamıyorum, neydi, ne zamandı hiç bilmiyorum... Hep böyle değildi; hiç mantığıyla yaşayanlardan olamadım ki zaten. Kalbinle eş çalışıyorsa beynin hayalsiz yaşayamazsın ki-yaşayamazdım ki... Geceleri yatar yatmaz uyuyabilenlerden değilim ne yazık ki. En az 1 saat falan döner dururum yatakta kendimi bildim bileli. İşte o bir saat benimdi her zaman. Vakit geçtir, gece bütün sessizliğiyle senindir... Düşünürsün... Önce günün getirdikleri canlanır yeniden gözünde, az biraz hesaplaşma... Sonra giderek önündeki günlerin hayalini kurmaya başlarsın, minicik detayları canlandırırsın. Burnuna kahvenin kokusu bile gelir, perdelerin desenleri canlanır gözünde. Oturduğun kanepenin yumuşaklığını hissedersin... ve uyku sarar seni; böyle zamanlarda rüyaların da genelde kabus değildir zaten. Sabah uykunu almış uyanır, yeni güne hazırlanırsın...
Belki çok gençtim daha. Belki o kadar da incinmemiştim henüz, ya da kurduğum hayaller birileri tarafından unufak edilip sivri uçlarıyla saplanmamışlardı kalbime. Veya beni en çok mutlu edeceğini sandığım şeyin en kötü kabusumdan beter hale dönüşebileceğini yaşamamıştım. Ya da o filmdeki gibi insan büyüdükçe hayalleri küçülüyordu... Sonuçta hayal kuramaz oldum. İstersem kör kütük aşık olayım, o işin sonunun mutlu olmayacağını göre göre kalbimi dinleyip yaşasam da hala dibine kadar, hayal kuramıyorum. Geceleri yatağıma uzandığım zaman beynime kemirgenler üşüşmeye başladığından beri tek başıma uyku bana haram oldu. Bir film açıyorum en sabun köpüğünden, izlerken uyumaya değil, sızıp kalmaya çalışıyorum. Arada filmler uc uca ekleniyor, günün ilk ışıkları gözlerime batıp zorla uykuya mecbur ediyor. Rüyalar hep karman çorman, seneler oldu dinlenmiş uyanmaya hasretim... Her sabah 100 yaşın bitkinliğiyle başlıyorum yeni güne...
Her hayalim özümden bir şeyler çalmış, hayal kurma yeteneğim birilerine ölçüsüzce satılmış... Elimde kalmış minicik bir tutam, ya onu da kaptırırsam korkusundan artık sadece umut edebiliyorum...
Ve Çizmeli Kedi "mim"le tanıştı :D
Artık cehaletime vereceksiniz, bu blog olayına zaten oldukça yeniyim. Bugün sevgili uyumuycamın beni mimlediğini öğrendim. Dediğim gibi, benim için yeni bir keşif, e haliyle insanda heyecan falan yapıyor :) Başta bi "bu ne ki" durumlarından sonra gelelim anket cevaplarına (yok bende bu aralar sanırım cümle kurma yetisi ve anlatım kabiliyeti, uzatmayım o yüzden)
1-en sevdiğiniz kelime : huzur (zormuş be, tını olarak değil kavramlar geliyor hep aklıma... ille kelimeyse "bebeğim"-ama illa ki dolu dolu içten söylenecek, anne bebeğine ya da erkek sevdiğine)
2-nefret ettiğiniz kelime : peki! (hele sonuna bir de ismin geliyosa direk topukla demektir. duymaktan hiç hoşlanmadığım gibi çok insanı da sinir etmişliğim mevcuttur)
3-ne sizi heyecanlandırır? : hiç bilmediğim bir şehri keşfetmek... çok sevdiğim birine bir sürpriz hazırlamak
4-heyecanınızı ne öldürür? : etrafımdaki bir-iler-inin bana bakan boş gözleri...
5-en sevdiğiniz ses : sevdiğimin uykusundaki mırıldanışları (homurtular ve horultular anlaşılmasın lütfen :P)
6-nefret ettiğiniz ses : viyaklayan, ciyaklayan ama ne olursa olsun hiç susmayan 3-5 yaş arası çocuklar...
7-hangi mesleği yapmak istemezsiniz? : hayatta bir kreş öğretmeni olamazdım...
8-hangi doğal yeteneğe sahip olmayı isterdiniz? : istemeninde ötesinde; hayattaki bazı olmazları oldurmak için hakkaten çok şey feda edebilirim
9-kendiniz olmasaydınız kim olmak isterdiniz? : mantığıyla hareket edebilen bir kadın olabilir belki, somut birisi yok...
10-nerede yaşamak isterdiniz? : ahh bunun cevabı sadece "PARİS"
11-en önemli kusurunuz : belli aralıklarla kendime yeminler etsem de illa ki tekrarladığım "birilerine haddinden fazla değer verip güvenmem"
12-size en fazla keyif veren kötü huyunuz : sigara; şu an yaptığım gibi...
13-kahramanınız kim? : hiç olmadı
14-en çok kullandığınız kötü kelime : en çok diye bişi yok, arada sayıp söverim işte...
15-şu anki ruh haliniz : tazelenmiş aşk dolu
16-hayat felsefenizi hangi slogan özetler : hayatta herkesin başına her şey gelebilir, her insan belli koşullar oluştuğunda her şeyi yapabilir; kısacası "hiç bir şey için büyük konuşmayacaksın, yoksa gün gelir üstüne katlanılır hale getirebilmek için pudra şekeri falan serpip afiyetle yemen gerekebilir o laflarını"
17-mutluluk rüyanız : "o"nun ö, p, z falan çıkmaması artık...
18-sizce mutsuzluğun tanımı : hayal kırıklarının cam tozuymuşcasına vücudunda dolaşarak canını yakması
19-nasıl ölmek isterdiniz? : geriye dönüp içimde hala yapmak isteyip yapamadıklarımın kalmadığı bir zamanda acısız bir şekilde...
20-öldüğünüz zaman cennete giderseniz Allah'ın size ne söylemesini istersiniz? : "sana verdiğim hayatı yaşanabilecek en güzel ve doğru şekilde tamamladın"
1-en sevdiğiniz kelime : huzur (zormuş be, tını olarak değil kavramlar geliyor hep aklıma... ille kelimeyse "bebeğim"-ama illa ki dolu dolu içten söylenecek, anne bebeğine ya da erkek sevdiğine)
2-nefret ettiğiniz kelime : peki! (hele sonuna bir de ismin geliyosa direk topukla demektir. duymaktan hiç hoşlanmadığım gibi çok insanı da sinir etmişliğim mevcuttur)
3-ne sizi heyecanlandırır? : hiç bilmediğim bir şehri keşfetmek... çok sevdiğim birine bir sürpriz hazırlamak
4-heyecanınızı ne öldürür? : etrafımdaki bir-iler-inin bana bakan boş gözleri...
5-en sevdiğiniz ses : sevdiğimin uykusundaki mırıldanışları (homurtular ve horultular anlaşılmasın lütfen :P)
6-nefret ettiğiniz ses : viyaklayan, ciyaklayan ama ne olursa olsun hiç susmayan 3-5 yaş arası çocuklar...
7-hangi mesleği yapmak istemezsiniz? : hayatta bir kreş öğretmeni olamazdım...
8-hangi doğal yeteneğe sahip olmayı isterdiniz? : istemeninde ötesinde; hayattaki bazı olmazları oldurmak için hakkaten çok şey feda edebilirim
9-kendiniz olmasaydınız kim olmak isterdiniz? : mantığıyla hareket edebilen bir kadın olabilir belki, somut birisi yok...
10-nerede yaşamak isterdiniz? : ahh bunun cevabı sadece "PARİS"
11-en önemli kusurunuz : belli aralıklarla kendime yeminler etsem de illa ki tekrarladığım "birilerine haddinden fazla değer verip güvenmem"
12-size en fazla keyif veren kötü huyunuz : sigara; şu an yaptığım gibi...
13-kahramanınız kim? : hiç olmadı
14-en çok kullandığınız kötü kelime : en çok diye bişi yok, arada sayıp söverim işte...
15-şu anki ruh haliniz : tazelenmiş aşk dolu
16-hayat felsefenizi hangi slogan özetler : hayatta herkesin başına her şey gelebilir, her insan belli koşullar oluştuğunda her şeyi yapabilir; kısacası "hiç bir şey için büyük konuşmayacaksın, yoksa gün gelir üstüne katlanılır hale getirebilmek için pudra şekeri falan serpip afiyetle yemen gerekebilir o laflarını"
17-mutluluk rüyanız : "o"nun ö, p, z falan çıkmaması artık...
18-sizce mutsuzluğun tanımı : hayal kırıklarının cam tozuymuşcasına vücudunda dolaşarak canını yakması
19-nasıl ölmek isterdiniz? : geriye dönüp içimde hala yapmak isteyip yapamadıklarımın kalmadığı bir zamanda acısız bir şekilde...
20-öldüğünüz zaman cennete giderseniz Allah'ın size ne söylemesini istersiniz? : "sana verdiğim hayatı yaşanabilecek en güzel ve doğru şekilde tamamladın"
9 Ekim 2010 Cumartesi
ÇOK ASİL(?!!) YÜZLEŞME
Eski adet bir yılbaşı oyununun gayet zamansızca saçma sapan oynanmasıydı bu; 1. ve 2. çinkoları zaten yapmıştım ama tombalada hiç gözüm yoktu açıkçası. Yine de bu vakitsiz oynanan oyunda sıra bendeymiş, onu da yaptım sonunda!
2 gün önce son derece yorucu bir günün peşinden eski bir arkadaşımı kıramayıp ufaktan demlenmeye başladığı yere gittim, gözlerimin kapanması an meselesi!.. Zaten tadım tuzum yok, uykusuzluktan harap vaziyetteyim, masada mal mal oturuyorum. Bari dedim yemek söyleyim, çıktığım bir işe yarasın. Aşçının da eli ağır mı ne artık o gün, uzadıkça uzadı. İçeride sigara içilmiyor diye biz soğukta dona dona inatla oturuyoruz. Neyse, önüme servisi açtılar, nihayet o gün ilk lokmamı yiyeceğim... Mekan sahibine "içerde tanıdık var mı" diye soracağım tuttu. Benim "asil hatun"un içerde olduğunu söyledi adam, yanında da eski sevgilim varmış!.. Ohh dedim, yine naaptın neettin buldun belanı. Hayır normalde o gün için dünya programım var. Dans dersim var, kankamla ne vakittir görüşememişiz onla çıkıcaz, bi ara sevgilim gelecek (ve ben muhtemel yine dansı ekicem bu yüzden) hiç birini gözüm yememiş, ofiste ben yarı uyur vaziyette evdeki yastığımı düşlerken birden şeytan aklımı çelmiş, kalkıp asalet timsali kadının bulunduğu mekana gitmişim!..
Ne yapacak bir şey var, ne kaçacak bir alan... Mecbur tırıs tırıs girdim içeri. Ortalık yine buz kesti-ki alıştım artık bunları beraber basmaya. Soğuk soğuk öpüştük ikisiyle de. Asil kadın "konuşalım" dedi. Aldık sigaraları çıktık bahçeye. Bu da başladı günah çıkartmaya. "Ben çok kötü hissediyorum kendimi, sana yalan söyledim ilk kez" dedi... Hmm allah allah? Yani yalan yaşadığını, taktiklerini çözmüşüm artık. Söylemek bir "ilk" oluyor tabi onun lugatında diyerek "hayırdır" dedim onun yüzsüzlüğüyle... "haftasonu biz beraber gittik konsere istanbula" dedi... Allah alllaaaahhh, yani nasıl şaşırdığımı tarif etmem mümkün değil tombalaya!...
Yahu, hala salak ben bi yandan "kızım bak, hadi sezgilerin tavan senin ama ya bu sefer yanılıyosan? aynaya nası bakıcan" modundaydım. Ama işte insan her oyunu kazanmak istemiyor, yine içim cız etti.. sadece "biliyorum" diyebildim... Bu da aldı sazı eline. Vallahi arkadaş arkadaş gitmişler, aralarında hala hiçbir şey yokmuş. Bunlar onun dışında da arada görüşüyorlarmış ama yeminle her anda hatunun aklında ben varmışım, hiç rahat değilmiş. o yüzden de bu "ilişki"ye izin vermiyormuş. "yahu" dedim, "bi dürüst ol. siz safi arkadaşsanız şu andaki gerginlik ne? 3 kişi biraraya geldiğimizde şehri besleyecek trafo yanımızda halt etmiş! Hem senin umurunda o kadar olsam zaten işleri bu noktaya nasıl getirirsin?"...
Yok ben anladım bunun asaletini zaten de, iş işten geçti işte... Kadını sinirlendirmek, daha doğrusu kontrolünü kaybettirip en azından sesini yükselttirmek mümkün değil. Hep bir melaike kıvamında konuşmaya and içmiş, sükuneti bozmadan insanın ağzına s...yor. Ortada sanki bunun yediği bir halt yok, durup durup asıl benim eski sevgilimle sorunlarımızı çözmemiz gerektiğini söylüyor... Gerizekalıca önce geldim oyununa "yok yaa, artık ağzıyla kuş tutsa olmaz" falan dedim... Ve bir anda... Bir anda aydınlandım!...
"Dur" dedim, "Bir onu bırak kenara. Sen bana şunu söyle; ben bundan sonra seni sevgilimle aynı ortama nasıl gönül rahatlığıyla sokayım? hani kazara ayrılsam, senin onunla da olmayacağına nerden emin olayım?"... Normal bi kadın olsa en ağır hakarettir bu değil mi? o masayı devirir gider, "sen ne söylüyorsun" diye... Ama bu kadın, hayatında gördüğün "en asil kadın", tabi ki öyle yapmadı; "bak çizmeli kedi" dedi, "bana güvenemezsin, sevgiline de güvenemezsin, hiç kimseye güvenemezsin.. Herşey olabilir. Ben de o yüzden sen sevgilin ve onun arkadaşlarıylayken ortama pek girmiyorum, karşılaştığımda da maksimum elini sıkıyorum; böyle şeylere mahal vermemek için"... Lannnn!!! nasıl bir mantıktır bu? Adamı merhaba derken öpsen yanağından, 2 gün sonra yatağa atma potansiyeli görmek nasıl bir midedir? Bu bir nedir? Az kafasını karıştırınca dengesi de bozuldu işin sonunda asil kadının. Gayet açıkça söyledi, karı beni yoklamış, adamı yoklamış hala birbirimize bir hissimiz var mı diye. Sonra da tutmuş geceyi birlikte geçirelim demiş. Amma velakin (3. saatte tanıdığı bir adamla yatağa girmemesi için ara ara yalvardığımdandır belki) adama elletmemek için de "amanda çizmeli kediyi üzmeyelim, o ne der" diyip uzaklaştırmış ve bana karşı kışkırtmış adamı! "işleri bu noktaya getirdikten sonra ha birlikte olmuşsun ha olmamışsın, hiç farketmez" dedim, "beni bahane etmeyin artık"...
Ben arkadaşlarımla, onların yüzünü görmemek için dısarıda dona dona oturdum. Bu içeri geçti. Arada kardeşimin arkadaşı geldi, bir de ona asılmasa ayıp olacağını düşünerek gerekeni yaptı. Hesabı ödemeden önce bunlara vedaya gittim. Buna iyi geceler dileyip eski erkek arkadasıma "konusalım" ültimatomu verip çıktım dısarı...
Her şey bi yana, bu asalet timsaline 2 farklı zamanda dedim ki "bak, de ki bana aşığım. Hadi aşktan vazgeçtim, de ki bana çok etkilendim. Bak vallahi anlayacağım".. cevap "2 insanın birlikte olması için aşk gerekli değil"... Lannn!!! ( ağzımı bozdulaaaarrrr)... 2 insanın birlikte olması için hadi aşk lazım değil diyelim, sen beni harcıyosun? Yani sırf merakından, bi kaç geceyi kurtarma sevdandan en iyi arkadasım dediğin insanı harcayıp bir de onun senelerce onca emek verdiği adamla arasına s...yosun!
Aydınlandım.... Bu asil kadını dün sabah saat 6.30 itibariyle anladım...
Ve bugun eski sevgilimle görüştüm... "Ben artık bu gerilimi istemiyorum. Birlikte geçirdiğiniz ilk geceden sonra zaten durum ne olursa olsun değişmeyecekti. Sen mutlu olacağına inanıyorsan istediğin şekilde yaşa, ben seni iyi görmek isterim" dedim. Adam afalladı... İşte sizin aranız kem küm derken "bu sen değil sevgilim de olabilirdi, kızın cevapları böyle böyle. kaldı ki ben onu hayatımdan çıkartmaya karar vermeden o beni zaten çoktan gözden çıkartmış, seninle olmayı denerken beni kaybetmeyi zaten göze almış. Seninle sevişmelerini bana anlatamazdı ki, başka adamları anlattığı gibi" dedim ve adam aydınlandı bu kez... benim erkek arkadaşımı baştan çıkartacağına her ne kadar hala inanmasa da işin diğer kısmını hiç düşünmemiş. Benim "bence birlikte olmanızda bişi yok" diyeceğimi hele hiç hesaba katmamış, iyice şaşırdı. "senin kız arkadaşın olduğu için gereken saygıyı görür, sen rahat ol" dedim en son... Meğer bu tartışma bekliyormuş, sanırım "hayatta birlikte olamazsınız, yüzünüze bakmam" diye şarlayacağımı falan düşündü...
Anlamıyorlar, algıları müsait değil... Hayatta herkes dilediğini yaşamakta özgür... Tek koşul "değer verdiğini iddia ettiğin bir insanı harcamayacaksın!"... Mezhebin kardeşin ya da eş tuttuğunun kıymetlisini sadece "denemek" için hiçe sayacak kadar genişse eğer cehennem senin cennetin bile olmak için lüks bir yer!..
2 gün önce son derece yorucu bir günün peşinden eski bir arkadaşımı kıramayıp ufaktan demlenmeye başladığı yere gittim, gözlerimin kapanması an meselesi!.. Zaten tadım tuzum yok, uykusuzluktan harap vaziyetteyim, masada mal mal oturuyorum. Bari dedim yemek söyleyim, çıktığım bir işe yarasın. Aşçının da eli ağır mı ne artık o gün, uzadıkça uzadı. İçeride sigara içilmiyor diye biz soğukta dona dona inatla oturuyoruz. Neyse, önüme servisi açtılar, nihayet o gün ilk lokmamı yiyeceğim... Mekan sahibine "içerde tanıdık var mı" diye soracağım tuttu. Benim "asil hatun"un içerde olduğunu söyledi adam, yanında da eski sevgilim varmış!.. Ohh dedim, yine naaptın neettin buldun belanı. Hayır normalde o gün için dünya programım var. Dans dersim var, kankamla ne vakittir görüşememişiz onla çıkıcaz, bi ara sevgilim gelecek (ve ben muhtemel yine dansı ekicem bu yüzden) hiç birini gözüm yememiş, ofiste ben yarı uyur vaziyette evdeki yastığımı düşlerken birden şeytan aklımı çelmiş, kalkıp asalet timsali kadının bulunduğu mekana gitmişim!..Ne yapacak bir şey var, ne kaçacak bir alan... Mecbur tırıs tırıs girdim içeri. Ortalık yine buz kesti-ki alıştım artık bunları beraber basmaya. Soğuk soğuk öpüştük ikisiyle de. Asil kadın "konuşalım" dedi. Aldık sigaraları çıktık bahçeye. Bu da başladı günah çıkartmaya. "Ben çok kötü hissediyorum kendimi, sana yalan söyledim ilk kez" dedi... Hmm allah allah? Yani yalan yaşadığını, taktiklerini çözmüşüm artık. Söylemek bir "ilk" oluyor tabi onun lugatında diyerek "hayırdır" dedim onun yüzsüzlüğüyle... "haftasonu biz beraber gittik konsere istanbula" dedi... Allah alllaaaahhh, yani nasıl şaşırdığımı tarif etmem mümkün değil tombalaya!...
Yahu, hala salak ben bi yandan "kızım bak, hadi sezgilerin tavan senin ama ya bu sefer yanılıyosan? aynaya nası bakıcan" modundaydım. Ama işte insan her oyunu kazanmak istemiyor, yine içim cız etti.. sadece "biliyorum" diyebildim... Bu da aldı sazı eline. Vallahi arkadaş arkadaş gitmişler, aralarında hala hiçbir şey yokmuş. Bunlar onun dışında da arada görüşüyorlarmış ama yeminle her anda hatunun aklında ben varmışım, hiç rahat değilmiş. o yüzden de bu "ilişki"ye izin vermiyormuş. "yahu" dedim, "bi dürüst ol. siz safi arkadaşsanız şu andaki gerginlik ne? 3 kişi biraraya geldiğimizde şehri besleyecek trafo yanımızda halt etmiş! Hem senin umurunda o kadar olsam zaten işleri bu noktaya nasıl getirirsin?"...
Yok ben anladım bunun asaletini zaten de, iş işten geçti işte... Kadını sinirlendirmek, daha doğrusu kontrolünü kaybettirip en azından sesini yükselttirmek mümkün değil. Hep bir melaike kıvamında konuşmaya and içmiş, sükuneti bozmadan insanın ağzına s...yor. Ortada sanki bunun yediği bir halt yok, durup durup asıl benim eski sevgilimle sorunlarımızı çözmemiz gerektiğini söylüyor... Gerizekalıca önce geldim oyununa "yok yaa, artık ağzıyla kuş tutsa olmaz" falan dedim... Ve bir anda... Bir anda aydınlandım!...
"Dur" dedim, "Bir onu bırak kenara. Sen bana şunu söyle; ben bundan sonra seni sevgilimle aynı ortama nasıl gönül rahatlığıyla sokayım? hani kazara ayrılsam, senin onunla da olmayacağına nerden emin olayım?"... Normal bi kadın olsa en ağır hakarettir bu değil mi? o masayı devirir gider, "sen ne söylüyorsun" diye... Ama bu kadın, hayatında gördüğün "en asil kadın", tabi ki öyle yapmadı; "bak çizmeli kedi" dedi, "bana güvenemezsin, sevgiline de güvenemezsin, hiç kimseye güvenemezsin.. Herşey olabilir. Ben de o yüzden sen sevgilin ve onun arkadaşlarıylayken ortama pek girmiyorum, karşılaştığımda da maksimum elini sıkıyorum; böyle şeylere mahal vermemek için"... Lannnn!!! nasıl bir mantıktır bu? Adamı merhaba derken öpsen yanağından, 2 gün sonra yatağa atma potansiyeli görmek nasıl bir midedir? Bu bir nedir? Az kafasını karıştırınca dengesi de bozuldu işin sonunda asil kadının. Gayet açıkça söyledi, karı beni yoklamış, adamı yoklamış hala birbirimize bir hissimiz var mı diye. Sonra da tutmuş geceyi birlikte geçirelim demiş. Amma velakin (3. saatte tanıdığı bir adamla yatağa girmemesi için ara ara yalvardığımdandır belki) adama elletmemek için de "amanda çizmeli kediyi üzmeyelim, o ne der" diyip uzaklaştırmış ve bana karşı kışkırtmış adamı! "işleri bu noktaya getirdikten sonra ha birlikte olmuşsun ha olmamışsın, hiç farketmez" dedim, "beni bahane etmeyin artık"...
Ben arkadaşlarımla, onların yüzünü görmemek için dısarıda dona dona oturdum. Bu içeri geçti. Arada kardeşimin arkadaşı geldi, bir de ona asılmasa ayıp olacağını düşünerek gerekeni yaptı. Hesabı ödemeden önce bunlara vedaya gittim. Buna iyi geceler dileyip eski erkek arkadasıma "konusalım" ültimatomu verip çıktım dısarı...
O gece 5e geliyordu saate son bakışım, 6.30 da da soğuk suyu üstüme boca etmişler gibi uyandım, tekrar uyuyabilene aşkolsun... Ve bir aydınlanma daha (benimkiler az geç oluyor gerçi)... Yahu, ben adama boşuna kızmışım, karı ta en başından ikimizi de yoklamış. Sonra 3ümüzü bir masaya oturtmuş "bakın siz ne kadar uyumlusunuz, birbirinizi ne kadar seviyorsunuz, niye evlenmiyorsunuz" diye 3 saat bizi sorguya çekmiş. Sonunda aramızda birşey kalmadığına kanaat getirip bi şansımı deneyim demiş (bunları kendi itiraf etti de, bana şimşek geç çaktı). "Erkek ne kadar uğraşırsa o kadar uzun yanımda kalır" düşüncesiyle de herife vermemek için beni bahane etmiş durmuş... Benim sevgilimle bile yatsa bu ona gayet olabilir birşeymiş...
Sonra adamı düşündüm, nerden baksan 14 sene var tanışıklığımız. Biz yedik, içtik her ortama girdik. Benim bütün hatunlarda bu arada oradaydı, ama bu adamın tek bi yan bakışı olmadı? eeee?...Her şey bi yana, bu asalet timsaline 2 farklı zamanda dedim ki "bak, de ki bana aşığım. Hadi aşktan vazgeçtim, de ki bana çok etkilendim. Bak vallahi anlayacağım".. cevap "2 insanın birlikte olması için aşk gerekli değil"... Lannn!!! ( ağzımı bozdulaaaarrrr)... 2 insanın birlikte olması için hadi aşk lazım değil diyelim, sen beni harcıyosun? Yani sırf merakından, bi kaç geceyi kurtarma sevdandan en iyi arkadasım dediğin insanı harcayıp bir de onun senelerce onca emek verdiği adamla arasına s...yosun!
Aydınlandım.... Bu asil kadını dün sabah saat 6.30 itibariyle anladım...
Ve bugun eski sevgilimle görüştüm... "Ben artık bu gerilimi istemiyorum. Birlikte geçirdiğiniz ilk geceden sonra zaten durum ne olursa olsun değişmeyecekti. Sen mutlu olacağına inanıyorsan istediğin şekilde yaşa, ben seni iyi görmek isterim" dedim. Adam afalladı... İşte sizin aranız kem küm derken "bu sen değil sevgilim de olabilirdi, kızın cevapları böyle böyle. kaldı ki ben onu hayatımdan çıkartmaya karar vermeden o beni zaten çoktan gözden çıkartmış, seninle olmayı denerken beni kaybetmeyi zaten göze almış. Seninle sevişmelerini bana anlatamazdı ki, başka adamları anlattığı gibi" dedim ve adam aydınlandı bu kez... benim erkek arkadaşımı baştan çıkartacağına her ne kadar hala inanmasa da işin diğer kısmını hiç düşünmemiş. Benim "bence birlikte olmanızda bişi yok" diyeceğimi hele hiç hesaba katmamış, iyice şaşırdı. "senin kız arkadaşın olduğu için gereken saygıyı görür, sen rahat ol" dedim en son... Meğer bu tartışma bekliyormuş, sanırım "hayatta birlikte olamazsınız, yüzünüze bakmam" diye şarlayacağımı falan düşündü...
Anlamıyorlar, algıları müsait değil... Hayatta herkes dilediğini yaşamakta özgür... Tek koşul "değer verdiğini iddia ettiğin bir insanı harcamayacaksın!"... Mezhebin kardeşin ya da eş tuttuğunun kıymetlisini sadece "denemek" için hiçe sayacak kadar genişse eğer cehennem senin cennetin bile olmak için lüks bir yer!..
4 Ekim 2010 Pazartesi
ÇOK ASİL KADINLAR
Oldum olası kendime en kızdığım durumdur bu; bilirim, görürüm, sezerim ama gel gör ki konu sevip değer verdiğim kişilerse konduramayıp kendimi ayıplarım. Şimdi bu dursun bakalım bi cepte…
Diğer konu da şu ki, bir önceki yazıda da anlattığım şu kadınlarla pek dost olamama durumum. Çok şükür onunda hakkından şu andaki sevgilim geldi ve ben koca bir kadın-cık- güruhunun ortasına düştüm. Böylelikle zaten pek güzel(!?!!) anlaştığım sevgili hemcinslerimin, ben hemcinsimiz olmayan diğer grupla lay lay loy yaparken gerisinde kaldığım durumlarından da bayadır nasibimi almaktayım.
Ortama large demek hafif kalıyor, XXXL boyutu üstüne tam cuk oturuyor. Ama benim aklım her defasında biraz daha şaşıyor. Neyse aslında milletin naaptığı ne ettiği beni hiç ilgilendirmez. Hayır, sevdiklerimin bile dert yanmalarını, sorunlarıyla boğulmayı zul görüyorum artık, o yüzden kalanlar açıkçası öyle umurumda falan da değil. Ama tek koşul bana dokunma kardeşim! Tamam, bir nevi “bana dokunmayan yılan bin yaşasın”cılık ama bir de şöyle düşünelim; ben o yüzüne gülüp, arkasından çatır çatır insanların en mahremini anlatanlar gibi ne yargılıyorum, ne ayıplıyorum ne de konuşturuyorum insanları. Kendime uyanı, sevdiğimi olduğu haliyle kabul ederim, uymayanında yanından çeker giderim. Fakat durum meğer yanlış anlaşılmaya çok müsaitmiş; benim onları kınamamam “ehh nasıl olsa çizmelikedi bişi demez” anlamına gelebilirmiş. Misal, uzun yıllardır devam eden ilişkisini noktalayan kadının kendini toparlaması epey bir zaman alır. Hani klasiktir, derler ya gider önce saçını boyatır diye. Kimi öyle saçını boyatır, kimi de gider hayatını boyamaya başlar… Ha oldu ha olacak derken 3 yaşındaki çocuğun eline pasteli alıp salonun duvarına yaptığından çok da farkı kalmaz akıbetinin.
İşte bu durumda-ydı- bir “iyi” arkadaşım. Saçlarına dokunmadı uzunca bir zaman. Ama çevresini epey bir genişletti ayrılığın hemen sonrasında. Artık ben hiç soru sormadığımdan mı, burnumu sokup hayatını kurcalamadığımdan mı, yoksa anlattıklarını kınamadığımdan mı bilmiyorum, hangi gecesinin kimle geçtiğini tek tek anlatır oldu bana zamanındaki o ketum kız. Sadece arada bir “yıpratıp yorma kendini” dedim; sakinledi. 3 gün sonra yine aynı tas aynı hamam… yalnız işin ilginç tarafı bu yelpaze yavaş yavaş bana ilgi gösteren adamları da içine almaya başladı. Canım bana ne, sonuçta güzel bir ilişkim var, benim zaten o erkeklerde gözüm yok; ama kızcağıza yazık oluyor 1-2 gecelik ilişkilerle diye düşünüyorum. Bu bana yavşayan adamlar gelip bana “ya senin şu arkadaşın ne kadar asil bir kız” diyor, 3 vakte o geceyi birlikte geçirdiklerini öğreniyorum. Ben hala “kızcağız kendini iyice dağıttı” diye sayıklarken kendi kendime, asil kadın bu sefer bir başkasında kalmayı tercih ediyor bir gece; benim eski sevgilimde… hesapta hiçbir şey olmuyor, koyun koyuna uyuyorlar bunlar. Ama erkek bu, eşeğin aklına karpuz kabuğunu soktun kardeşim bi kere. Hem hiç öyle bir düşüncen yoktu, neden adama hadi ben bu gece sende kalayım dersin, dahası hadi kaldın, neden içerdeki odada değil de adamın koynunda yatarsın?
Neyse… Tabi benim eski sevgili “acaba”lanıyor, denemeye başlıyor şansını. Ben hangisiyleysem bunların elinde cep telefonu meçhul birileriyle sürekli msg halindeler ve içtikleri suya kadar anlattıkları benden bir çekinmedir başlıyor. Bir gün adama hayırdır diyorum, bilmem diyor. Ne demek diyorum, neler oluyor? Cevap şahane; “senin yüzünden hiçbir şey olamıyor”… Lannnnnn! Ne demek benim yüzümden? Ellerimle yatağa mı sokucam bi de sizi? Meğer kız hem pası atarmış buna, tam da adam “hadi” dediğinde “ay bilmem ki çizmeli kedi ne der? O benim için çok değerli” diye yan çizermiş. Adam da bana içten içe dellenmeye başlamış. O gece kıyamet koptu; herif 10 senedir ne söyleyememişse bana kustu hepsini. Şimdiki ilişkimden girdi, eskisinden çıktı. Kendinden sonraki herkesle olan ilişkilerime, sevgililerime sıçtı sıvadı. Neymiş? Ben ona göre çok yanlış şeyler yaşıyormuşum ama o alt tarafı tek gecelik bir ilişki yüzünden neden suçluluk hissediyormuş?
Salaklığım burada kalmadı, eve gidince dayanamadım “hadi bu kadar gerilmeyelim, gerek yok” türünden ılımlı bir yazı yazdım buna. Sabah kalkınca ilk işi msn i açıp kaldığı yerden sıvamak olmuş, bu sefer daha da ağır yazdıkları, bi o…pu demediği kalmış-zaten ona da getirmiş bikaç yerinde 3 a4lük yazının.
Ertesi gün bizim asil kadınla konuştuk, “yok ben sizin bunca senedir dostluğunuzu bozamam, sizin olay zaten bizim 3ümüzün durumundan çıkmış, hadi öpüşün barışın” tadında. Adam buna da “2nizlede bi süre görüşmeyeceğim “ diye yazmış meğer gündüzden. Kıza dedim, hayır aşığız diye gelin bana, başka türlü düşünelim. Ama dünyada başkası mı kalmadı? Eski sevgilimle seneler sonra, birlikte onca ölüm kalım atlatıp dost olduysam, senin her gün değişen gecelik ilişkilerine ses etmediysem o kadar da large değilim! Tabi bu son cümleyi söyleyemedim nedense…
Bikaç gün her şey süt liman oldu. Hesapta adam elini ayağını çekti ikimizden de… sonra ben bunlarla 2 kez karşılaştım gittiğim mekanda. Yine ses etmedim. Zaten tesadüfen karşılaşmışlar!...
Perşembe günü bizim gecelerden birinde bir arkadaşla konuşuyoruz, “bir haftasonu ayarlasakta şu senin at çiftliğine gitsek bizim sevgilileri de alıp” dedim. Adam benim bu hatunla zaten Cuma aksamı gideceğini söyleyip bizi de davet etti. Yarın uymaz başka zaman dedim. Sonra başladı bu anlatmaya; “ya işte biz bi gece onunla beraber olduk, ama çok asil bir kız o. İnanılmaz asil”… benim şalter bi cızırtı yaptı tabi o anda… öyledir dedim sustum susmasına da, yahu, napıyosun sen? Hayır benim eski sevgilime göz koyduysan bari adabınla otur. Yarın boynuzlayacaksın onu işte duyuyorum ben? (ha bu arada belli ki benim yüzümden olayın içine bi yasak kavramı girdi, bunlar tek geceyi biraz uzattılar)
Cuma aynı adamla karşılaştım, hayırdır dedim? Kız istanbula gitmiş, ekmiş bunu. Hmmm dedim sadece, ama cumartesi şimşek çaktı birden; bunlar kesin scorpionsa gittiler dedim. Aldım telefonu elime, aradım ikisinide. Açılmadı. Aksam hatun aradı, konsere gidiyorum kardesimle diye. Dedim 1. Çinko… heriften hala ses yoktu, ben de yavaştan kendimden utanmaya başlamıştım yine klasik. 2 saat öncesinde adam face e konser videolarını koymaya başlayana kadar!.. 2. Çinkoyu da yaptık mı sana!.. benim artık tombalaya falan mecalim kalmadı neticede. Asil asil ne haliniz varsa görün, ama insanı salak yerine koymayın artık daha fazla!..
PS: son gelişme; face e 1-2 comment yazmıştım, simdi msg atmış adam “hayırdır, gergin gördüm seni. Kim kızdırdı” diye… eceli gelen köpek diyorum…
28 Eylül 2010 Salı
SONRADAN İÇİMDE HORTLAYAN GEYŞAYI ÖLDÜRESİM VAR!
Hiç böyle huylarım yoktu; pek feministte sayılmazdım gerçi ama, hani şu adamın gözünün içine bakan hatunlardan olmadım. Akşamları basar dışarı çıkarım, kimi rahattır kimi bildiğin maço; bir dünya olay olur, baktı benle kavga edilmiyor -beceremem hiç- suratını sallar sonra alakasız bir şeylerden kıyameti kopartır falan. Ha alttan alırım, susarım o başka. Ama bildiğimi de okumaktan pek vazgeçmemişimdir. Bir de erkekleri şaşırtan başka bir durumum vardır ki -vardı demek lazım aslında- o da kızlar grubumun olmayışıdır. Tek tük iyi dostum vardır hatun, geri kalan erkek kankalar diyarı. Bu adamlarla aramda birşey olmadığını, her nedense kabul etmek istememişler, kimi gizliden kimi gayet açığından diş bilemişler, onlarla görüştüğümde sonraki bir kaç günü cehennem etmişlerdir. Dediğim gibi, her ne kadar sinirlerimi yıpratsalarda çok da değiştirdiğim söylenemez durumu(aslında ben de zormuşum sanki)...
Bunlar işin bir yönü tabi, geyşalık durumuyla çok da bir ilgisi yok. Ama tarz bu olunca öyle adama sofralar donatayım, kapılarda karşılayım, meyvesini soyup yedireyim olayları da bana yabancıydı. Kaldı ki evet, geyşalık bu da değil... anlatıcam...
Ne olduysa bir sene önce -artık araftaki bir geyşa tuttu benim bedeni mi seçti kendine, sevgilim mi çok işini bilir bir adam çıktı orasını bilmiyorum- bende bişeyler değişmeye başladı. Bir buçuk sene önce bir adamla tanıştım. Hani o ilk görüşte aşk var ya, o olay. Elim ayağım zangırdadı, bir daha nerde görürüm nasıl yaparım bilemedim. Nasıl yapma kısmı aslında burda biraz karmaşık, yazıyı bulandırmayayım. Ama çok da olur bir ilişki değildi. Üç aya yakın olmazlandım, kimi zaman (aşığım ya) bırakıverdim kendimi, ama çoğunda "yok ıhh ıhh, bu iş yürümez en iyisi hiç başlamasın" dedim, çarptım kapıyı suratına gittim.
Olmadı, ne tamamen uzaklaşabildim ne vazgeçebildim. Başlarım olmazlara, ben bu adamı yaşayacağım dedim...
Ahh, iyi ki de demişim. O ilk zamanlar hayatımın şaşkınlıklarını yaşıyordum. Hiç tanımadığım bir erkek tipi adam, "senin ordayım uğrayım" diye arar, yok derim iş yetiştiriyorum sonra... "olmaz, özledim kısacık geliyorum" diye dayanır kapıya. Hayır kendimi naza çekme huyum yok, ama iş de beklemiyor bazen. Bu gelir yanıma oturur, kahvesini alır. Ben çalışırım o izler, sonra öper kucaklar gider. Başka zaman gelir, saatlerce bilgisayar başında oturup çizmekten sırtımın muhtelif yerleri bana sancı yoluyla can çekiştirmektedir, uzanırım kanepeye. Agrılarım geçene kadar masaj yapar, "hadi sen çalışmaya devam" der gider. O zamana kadar hiç şaşmadı, ne zaman sevgilim sıfatını taşıyan adamla 4 duvar arasında yalnız kalsak adamlar fırsat bu fırsat diyip üstüme atladı. Alışmamışım böyle adama ki, bana bi tuhaf geliyor.
Neyse böyle böyle başladı bizim hikayemiz. Giderek tanıdım, daha da tanıdıkça hala arada şaşırıyorum huyuna suyuna. Ben bu kadar yumuşacık, insanlara sevgiyle bakan, şu yaşına gelip hala içine kötülük girmemiş birini tanımadım, ne kadın ne erkek.
Haliyle öyle tartışmalarımız, kıskançlık krizlerimiz(en azından onun, ben ara ara az çıldırmadım çünkü) falan olmadı. Peki noldu? Ben ne zaman bir erkek kankamla çıksam bir iki saat geçmeden bu arayıp "hadi özledim gelip seni alıyorum" diye kaçırdı beni olay yerinden. Baktım adam ne surat asıyor, ne bişi diyor kıyamadım. Herhalde dedim söyleyemiyor ama rahatsız durumdan, amaan canım nolcak ben de eskisi kadar görüşmeyivereyim... Verdiğim ilk taviz bu oldu...
Bir iki kez uyur uyanık uzanmışken sırtını kaşımışım, adam ilk ona alıştı. Hani benim kronik sırt ağrılarıma kıyamaz, masaj falan yapardı demiştim ya; ben yine kıyamadım bi sefer de ben yapayım bari eşek olmayım dedim bunun omzu ağrıyınca. Yapış o yapış. Yok adam allahı var şimdiye kadar hadi bana şunu yap, hadi bunu pişir demişliği yok. Ama bana oldu olanlar, baktım masajı seviyo, adamın haftanın en az 2 günü masözü haline geldim. Hayır öyle sırt omuz falan değil, ayaklarına kadar bildiğin masaj... Yemeklerden konuşuluyo olsa, arada bu da "aaa bende çok severim" dese ben koşa koşa git, öğren, yap, yedir. Yahu nasıl bir kadın kocasının-sevgilisinin banyodaki kılını saçını toplamaktan keyif alır hale gelir? Biri bana bunu anlatsın susucam. Sıkıldım saçımın renginden, aylardır değiştireyim diyorum, sevgilim istemiyor. Eskiden olsa adamın nefret ettiği renk bile olsa canım istiyosa gider boyatırdım direk...
Tabi beni çileden çıkartanların hiç birisi bunlar olmadı... Doğumgünüydü... Bu ara para yok, pul yok ikimizde de. Zaten akşama da gidilmesi gereken başka bi yer var. Dedim ben buna güzel bi yemek hazırlayım, sonrasına da bakarız. İşten erken çıktım eve gittim, başladım hazırlığa. Ertesi gün de ofiste devam ettim, bi kısmını da orda pişirdim. Mumlu şaraplı bir yemek hazırladım. Ve o tuzluk biberliği çıkarttım paketinden... Geldi... Hesapta yemeğimizi yiyeceğiz, sonra gidilecek yere birlikte gidip sonrasında da başbaşa kalırız diyorum. Yemeği yerken "ya dedi işte bilmemkimler var, rahat edemiycez". hayır bende zaten hiç hazetmiyorum, başka zaman olsa mümkün değil gitmem. ama adamın doğum günü!.. Bu da sen gelmeye getiriyo durumu, benim şalter attı. Neyse topladım sofrayı.. İçeri gittim, pastasını getiricem. Zır telefon. E kutlayacak tabi eş dost doğumgününü de, adam kapatmak bilmedi ki. Pastanın mumları yarısına kadar kendi kendine yandı zaten. Tam üfledi, zırr başka telefon -ki o arayanı elime geçirsem yolmaktan beter edicem-.. Bu kapattığında ben artık ağladım ağlayacaktım... Geldi pastayı elleriyle yedirdi bana falan.. sarıldı.. Hatta iki boynumu ovdu, senin yine ağrımıştır diye. Sonra hadi dedi sende doğumgünü çocuğuna. Bana bak dedim, yürü git zaten sinirliyim... Sarıldı bu yine, bi süre kaldık öyle... Sonra baktım ben sırtını kaşıyorum, bu mırıldıyo.. Az da ovaladım falan... "Bebeğim" dedi, "Sen önceki hayatında kesin geyşaymışın"... Orada itekledim, "hadi dedim git işine. naaptın bana anlamadım zaten, senden önceki adamların hiç mi canı yoktu, parmağımı kıpırdatmadım hiçbirine. zaten saçlarımı da boyatmıyorsun".. Son cümlede saçmalamasaydım belki daha iyi olurdu ama bilememişim işte ne diyeceğimi...
Bırakmasını istemedim beni, onu gönderdim bulaşıkları toplayacağım ayağına...
Gitti...
Bizde tuzluk biberliğimle bakıştık...
Bunlar işin bir yönü tabi, geyşalık durumuyla çok da bir ilgisi yok. Ama tarz bu olunca öyle adama sofralar donatayım, kapılarda karşılayım, meyvesini soyup yedireyim olayları da bana yabancıydı. Kaldı ki evet, geyşalık bu da değil... anlatıcam...
Ne olduysa bir sene önce -artık araftaki bir geyşa tuttu benim bedeni mi seçti kendine, sevgilim mi çok işini bilir bir adam çıktı orasını bilmiyorum- bende bişeyler değişmeye başladı. Bir buçuk sene önce bir adamla tanıştım. Hani o ilk görüşte aşk var ya, o olay. Elim ayağım zangırdadı, bir daha nerde görürüm nasıl yaparım bilemedim. Nasıl yapma kısmı aslında burda biraz karmaşık, yazıyı bulandırmayayım. Ama çok da olur bir ilişki değildi. Üç aya yakın olmazlandım, kimi zaman (aşığım ya) bırakıverdim kendimi, ama çoğunda "yok ıhh ıhh, bu iş yürümez en iyisi hiç başlamasın" dedim, çarptım kapıyı suratına gittim.
Olmadı, ne tamamen uzaklaşabildim ne vazgeçebildim. Başlarım olmazlara, ben bu adamı yaşayacağım dedim...
Ahh, iyi ki de demişim. O ilk zamanlar hayatımın şaşkınlıklarını yaşıyordum. Hiç tanımadığım bir erkek tipi adam, "senin ordayım uğrayım" diye arar, yok derim iş yetiştiriyorum sonra... "olmaz, özledim kısacık geliyorum" diye dayanır kapıya. Hayır kendimi naza çekme huyum yok, ama iş de beklemiyor bazen. Bu gelir yanıma oturur, kahvesini alır. Ben çalışırım o izler, sonra öper kucaklar gider. Başka zaman gelir, saatlerce bilgisayar başında oturup çizmekten sırtımın muhtelif yerleri bana sancı yoluyla can çekiştirmektedir, uzanırım kanepeye. Agrılarım geçene kadar masaj yapar, "hadi sen çalışmaya devam" der gider. O zamana kadar hiç şaşmadı, ne zaman sevgilim sıfatını taşıyan adamla 4 duvar arasında yalnız kalsak adamlar fırsat bu fırsat diyip üstüme atladı. Alışmamışım böyle adama ki, bana bi tuhaf geliyor.
Neyse böyle böyle başladı bizim hikayemiz. Giderek tanıdım, daha da tanıdıkça hala arada şaşırıyorum huyuna suyuna. Ben bu kadar yumuşacık, insanlara sevgiyle bakan, şu yaşına gelip hala içine kötülük girmemiş birini tanımadım, ne kadın ne erkek.
Haliyle öyle tartışmalarımız, kıskançlık krizlerimiz(en azından onun, ben ara ara az çıldırmadım çünkü) falan olmadı. Peki noldu? Ben ne zaman bir erkek kankamla çıksam bir iki saat geçmeden bu arayıp "hadi özledim gelip seni alıyorum" diye kaçırdı beni olay yerinden. Baktım adam ne surat asıyor, ne bişi diyor kıyamadım. Herhalde dedim söyleyemiyor ama rahatsız durumdan, amaan canım nolcak ben de eskisi kadar görüşmeyivereyim... Verdiğim ilk taviz bu oldu...
Bir iki kez uyur uyanık uzanmışken sırtını kaşımışım, adam ilk ona alıştı. Hani benim kronik sırt ağrılarıma kıyamaz, masaj falan yapardı demiştim ya; ben yine kıyamadım bi sefer de ben yapayım bari eşek olmayım dedim bunun omzu ağrıyınca. Yapış o yapış. Yok adam allahı var şimdiye kadar hadi bana şunu yap, hadi bunu pişir demişliği yok. Ama bana oldu olanlar, baktım masajı seviyo, adamın haftanın en az 2 günü masözü haline geldim. Hayır öyle sırt omuz falan değil, ayaklarına kadar bildiğin masaj... Yemeklerden konuşuluyo olsa, arada bu da "aaa bende çok severim" dese ben koşa koşa git, öğren, yap, yedir. Yahu nasıl bir kadın kocasının-sevgilisinin banyodaki kılını saçını toplamaktan keyif alır hale gelir? Biri bana bunu anlatsın susucam. Sıkıldım saçımın renginden, aylardır değiştireyim diyorum, sevgilim istemiyor. Eskiden olsa adamın nefret ettiği renk bile olsa canım istiyosa gider boyatırdım direk...
Tabi beni çileden çıkartanların hiç birisi bunlar olmadı... Doğumgünüydü... Bu ara para yok, pul yok ikimizde de. Zaten akşama da gidilmesi gereken başka bi yer var. Dedim ben buna güzel bi yemek hazırlayım, sonrasına da bakarız. İşten erken çıktım eve gittim, başladım hazırlığa. Ertesi gün de ofiste devam ettim, bi kısmını da orda pişirdim. Mumlu şaraplı bir yemek hazırladım. Ve o tuzluk biberliği çıkarttım paketinden... Geldi... Hesapta yemeğimizi yiyeceğiz, sonra gidilecek yere birlikte gidip sonrasında da başbaşa kalırız diyorum. Yemeği yerken "ya dedi işte bilmemkimler var, rahat edemiycez". hayır bende zaten hiç hazetmiyorum, başka zaman olsa mümkün değil gitmem. ama adamın doğum günü!.. Bu da sen gelmeye getiriyo durumu, benim şalter attı. Neyse topladım sofrayı.. İçeri gittim, pastasını getiricem. Zır telefon. E kutlayacak tabi eş dost doğumgününü de, adam kapatmak bilmedi ki. Pastanın mumları yarısına kadar kendi kendine yandı zaten. Tam üfledi, zırr başka telefon -ki o arayanı elime geçirsem yolmaktan beter edicem-.. Bu kapattığında ben artık ağladım ağlayacaktım... Geldi pastayı elleriyle yedirdi bana falan.. sarıldı.. Hatta iki boynumu ovdu, senin yine ağrımıştır diye. Sonra hadi dedi sende doğumgünü çocuğuna. Bana bak dedim, yürü git zaten sinirliyim... Sarıldı bu yine, bi süre kaldık öyle... Sonra baktım ben sırtını kaşıyorum, bu mırıldıyo.. Az da ovaladım falan... "Bebeğim" dedi, "Sen önceki hayatında kesin geyşaymışın"... Orada itekledim, "hadi dedim git işine. naaptın bana anlamadım zaten, senden önceki adamların hiç mi canı yoktu, parmağımı kıpırdatmadım hiçbirine. zaten saçlarımı da boyatmıyorsun".. Son cümlede saçmalamasaydım belki daha iyi olurdu ama bilememişim işte ne diyeceğimi...
Bırakmasını istemedim beni, onu gönderdim bulaşıkları toplayacağım ayağına...
Gitti...
Bizde tuzluk biberliğimle bakıştık...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

